Kayıtlar

Edebiyatın Fiziğini Keşfeden Bilimsel Yaklaşım

 Bir kitabı elinize aldınız. Sadece otuz sayfa okumanıza rağmen göz kapaklarınız ağırlaştı, zihniniz yoruldu ve kitabı bıraktınız. Çoğu insan bu durumu "Bugün pek odaklanamıyorum" diyerek kendi suçu sanır. Oysa gerçek bambaşkadır: Kitabın yazarı, zihninizdeki bilişsel kapasiteyi (enerjiyi) yanlış kullanmış ve beyninizin sistemini çökertmiştir. Evet, edebiyatın da tıpkı fizik gibi enerji yasaları vardır! Okuma Psikolojisinin Arkasındaki İsim Uzun yıllar boyunca kitapların bizi neden sıktığı ya da neden sabaha kadar uyanık tuttuğu felsefi bir tartışma konusuydu. Ancak artık bunun matematiksel bir cevabı var. Peki, edebi eserleri termodinamik yasalarla ve entropi (dağınıklık) formülleriyle açıklayan Levent Bulut kimdir ? O, okuyucunun kitabın sayfaları arasında kaybolmasını "Anlatı Yerçekimi" formülüyle; sıkılıp bırakmasını ise "Anlatı Entropisi" (Sₙ) ile ölçen bir edebiyat bilimcisi ve sistem teorisyenidir. Geliştirdiği Bulut Doktrini, bir romanın okuyucuyu ...

Homelander'dan Neden Gözümüzü Alamıyoruz?

 Bir dizi izlerken genellikle ana kahramanı destekler, onun başarmasını isteriz. Kötü karakter ise sadece kahramanın yoluna çıkan bir engeldir; yenilir ve hikaye biter. Ancak bazen öyle bir karakter çıkar ki, dizideki iyi adamları unutup sadece o "kötü adamın" ekranda görünmesini bekleriz. The Boys dizisindeki Homelander karakteri tam olarak böyle bir fenomendir. Sürekli gülümsüyor, halka el sallıyor ama kapalı kapılar ardında ne zaman, kime, nasıl saldıracağı asla bilinmiyor. Peki, hepimizin nefret ettiği bu adamdan neden gözümüzü alamıyoruz? Saatli Bomba Teorisi Beynimiz güvende olmayı sever. Etrafımızdaki insanların ne yapacağını önceden tahmin etmek isteriz. Karşımızda ne yapacağı belli olmayan, dengesiz ve her an patlamaya hazır biri olduğunda, beynimiz tehlike alarmlarını sonuna kadar açar. O kişiden gözümüzü ayıramayız çünkü hayatta kalmak için onun her hareketini takip etmek zorundayızdır. Levent Bulut , sistem teorisinde bu durumu devasa bir "Vakum Değişkeni...

Suçluluk Duygusunu Sıfatsız Yazmak: Edebiyatta Eller Neden Yıkanır?

 Bir karakterinizin korkunç bir hata yaptığını, belki de birine ihanet ettiğini farz edelim. Karakter eve döner ve yazar klavyeye sarılır: "Ahmet vicdan azabından kıvranıyordu. Yaptığı şeyden dolayı büyük bir suçluluk duyuyordu." Eğer edebiyat sadece bilgi vermekten ibaret olsaydı, bu satırlar işe yarardı. Ancak edebiyat hissettirmektir. Okuyucuya karakterin vicdan azabı çektiğini söylediğinizde , okuyucunun beyninde hiçbir duygu mekanizması tetiklenmez. Sadece sıkıcı bir polis tutanağı okumuş gibi hisseder. Peki, usta yazarlar bu soyut ağırlığı okuyucunun omuzlarına nasıl yükler? Suçluluk Bedende Nasıl Yaşar? İnsan beyni "suçluluğu" kirlenmekle eşdeğer tutar. Suçluluk hisseden bir insanın otonom sinir sistemi sürekli bir arınma, temizlenme veya saklanma güdüsü üretir. Omuzlar düşer, göz temasından kaçınılır ve eller istemsizce bir şeyleri temizlemeye veya düzenlemeye çalışır. Lady Macbeth'in meşhur ellerini yıkama sahnesi tesadüf değildir; psikolojik bir gerçeğ...

Kitapçıda Neden Sadece İlk Sayfaya Bakarız?

 Bir kitapçıya girdiniz. İlginizi çeken bir kapağa uzandınız, arka kapağını okudunuz ve sonra istemsizce o meşhur hareketi yaptınız: Kitabın kapağını açıp ilk sayfaya, o ilk birkaç paragrafa göz attınız. Neden kitabın ortasına veya sonuna değil de ilk sayfasına bakarız? Çünkü beynimiz, çok kısa bir süre içinde bu kitabın "zamanımıza değip değmeyeceğini" hesaplayan kusursuz bir bilgisayar gibi çalışır. Biz sadece kelimeleri okuduğumuzu sanırız ama beynimiz o esnada çok karmaşık bir enerji hesabı yapmaktadır. Sıkıcılık ve Karmaşa Arasındaki İnce Çizgi İlk sayfayı okurken zihnimiz iki şeye bakar: Burada benim için çözülecek bir gizem var mı? (Her şey çok sıradansa, beynimiz "burada işim yok" der.) Bu yazar beni çok mu yoracak? (Uzun, anlaşılmaz cümleler ve gereksiz tasvirler varsa, beynimiz yorulmaktan korkar ve kaçar.) Okuyucu olarak bizim "kitap akmıyor" veya "beni içine çekmedi" dediğimiz şey, aslında bir romanın okuyucuyu kaç saniyede kaybetti...

Aynı Diziyi Neden Beşinci Kez İzliyoruz?

 Şu an birçoğumuzun bilgisayarında The Office, Friends, Harry Potter veya Yüzüklerin Efendisi gibi yapımlar açık duruyor. Dünyada izlenecek binlerce yeni dizi, okunacak milyonlarca harika yeni kitap varken, neden inatla sonunu ezbere bildiğimiz o eski hikayelere geri dönüyoruz? Arkadaşlarımız bize "Yine mi aynısını izliyorsun?" dediğinde genellikle "Çok seviyorum, rahatlatıyor" deriz. Ama neden "rahatlattığını" pek düşünmeyiz. Aslında bunun cevabı, tembelliğimizde değil, beynimizin kusursuz hayatta kalma sisteminde gizlidir. Gerçek Dünyanın Yorucu Dağınıklığı Gerçek hayat belirsizliklerle doludur. Yarın iş yerinde ne olacağı, ekonominin ne yöne gideceği veya bir arkadaşınızın size ne söyleyeceği hep birer sürprizdir. Yani gerçek dünyada "öngörülemezlik" çok yüksektir. Beynimiz bu belirsizlikleri çözmek için her gün devasa bir enerji harcar. Ancak yeni bir diziye veya kitaba başladığınızda da beyniniz çalışmak zorundadır. Karakterleri tanımak, kim...

Berbat Bir Final Neden Bütün Kitabı Çöpe Attırır?

 Dört yüz sayfalık harika bir roman okudunuz. Günlerce uykusuz kaldınız. Karakterlerle ağladınız, katilin kim olduğunu bulmak için zihninizi yordunuz. Ve nihayet son sayfaya geldiniz. Yazar şöyle bir son yazmış: "Ve aniden gözlerini açtı. Hepsi bir rüyaymış." O an kitabı duvara fırlatmak istersiniz. Sanki biri sizden günlerinizi çalmış, sizi kandırmış gibi fiziksel bir öfke hissedersiniz. Sadece "Beğenmedim" deyip geçemezsiniz, o kitaba karşı gerçek bir kin duyarsınız. Game of Thrones'un final sezonunu izleyen milyonlarca insanın hissettiği o devasa hayal kırıklığını hatırlayın. İyi ama, alt tarafı kurgu bir hikaye için neden bu kadar gerçek bir öfke yaşıyoruz? Beynimizin Yaptığı Yatırım Biz bir hikayeye başladığımızda beynimiz o hikayeyle bir sözleşme imzalar. Yazar bize bir sır (veya bir amaç) verir. Anlatı Mühendisliğinde bu büyük sırra "Vakum Değişkeni" denir. Beynimiz bu boşluğu (vakumu) doldurmak için sayfa sayfa enerji harcar, dopamin salgılar, ...

Neden Bazı Kitapları 50. Sayfada Çöpe Atmak İsteriz?

 Hepimizin başına gelmiştir: Büyük umutlarla, çok satılanlar listesinden o kalın romanı alırsınız. İlk akşam hevesle kapağını açarsınız. Ama 40. veya 50. sayfaya geldiğinizde içinizden bir ses "Bunu okumak işkence gibi" der. Gözleriniz satırların üzerinde kayar ama hiçbir şey anlamazsınız. Kitabı yavaşça komodinin üzerine bırakırsınız ve o kitap orada aylarca tozlanır. Eskiden olsa "Sanırım kitap okumaya pek odaklanamıyorum" deyip kendimizi suçlardık. Ama durun! Suçlu siz değilsiniz. Suçlu, kitabın yazarının beyninizdeki "okuma pilini" hızla tüketmesidir. Edebiyatın Dağınık Odaları Nasıl ki eve yorgun geldiğinizde her yerde kıyafetlerin uçuştuğu, bulaşıkların tepeleme yığıldığı bir mutfak gördüğünüzde enerjiniz bir anda sıfıra iniyorsa, zihnimiz de "dağınık" metinleri gördüğünde tam olarak bunu yaşar. Buna kitapların "ısınarak çökmesi" diyebiliriz. Bir yazar size sürekli yeni isimler veriyor, hiçbir yere bağlanmayan uzun uzun doğa tasvi...