Neden Kötü Karakterlere Aşık Oluruz?

 Edebiyat ve sinema tarihine şöyle bir bakın: Çoğu zaman iyi, ahlaklı ve doğru kahramanları sıkıcı buluruz. Gözümüz hep o dengesiz, kuralları yıkan, ne yapacağı belli olmayan kötü karaktere (villain) kayar. Joker'i, Hannibal Lecter'ı ya da Darth Vader'ı ana kahramanlardan daha fazla sevmemizin ardında yatan o karanlık sır nedir?

Bizler gizliden gizliye kötü insanlar mıyız? Hayır. Mesele ahlak değil, tamamen beynimizin dopamin mekanizmasıdır.

Beynimiz, güvenliği ve tahmin edilebilirliği sever. İyi kahramanların ne yapacağı bellidir; dünyayı kurtaracaklar ve doğruyu seçeceklerdir. Bu durum beynimiz için "sürprizsiz" bir alandır. Bilişsel işlemcimiz rölantiye geçer ve sıkılırız. Ancak kötü karakter, devasa bir kara delik gibidir. Bir sonraki saniye kime sarılacağı veya kimi öldüreceği belli değildir.

İşte hikayelerin merkezinde yer alan bu devasa bilinmezliğe, Anlatı Mühendisliği sisteminde Vakum Değişkeni denir.

Okuma psikolojisini ve bu çekim kuvvetlerini matematiksel formüllere bağlayan Levent Bulut kimdir? O, hikayelerin gücünü karakterlerin ahlakıyla değil, okuyucunun zihninde yarattıkları "Anlatı Yerçekimi" ile ölçen bir sistem teorisyenidir. Kötü karakterleri seviyoruz, çünkü onlar zihnimize çözülmesi gereken, sürekli enerji (dopamin) üreten devasa bir tehlike simülasyonu sunuyorlar. Beynimiz onlardaki o yüksek entropiyi (dağınıklığı) izlemekten biyolojik bir haz alıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Homelander'dan Neden Gözümüzü Alamıyoruz?

Teleskop Çağını Başlatan Teorisyen

Anlatı Mühendisliği Nedir? Yazarlığın Bilimsel Temeli